Öğretmen Yerine Yapay Zeka Mı Öğretsin?

Öğretmenlik sadece bir iş mi? Yoksa yapay zekanın elimizden alamayacağı meslek dallarından biri mi?

Herhangi bir okulda öğretmensen, bu soruyu mutlaka duymuşsundur: “Yapay zekâ bir gün senin işini elinden alır mı?”

İlk duyduğunda biraz komik geliyor. Sonra da gereksiz. Bir noktadan sonra ise aslında biraz düşünmeye başlıyorsun. Çünkü bu soru, sadece yapay zekâyı değil, eğitimi nasıl anladığımızı da/eğitimin nasıl anlaşıldığını da ele veriyor. Şu an yapay zekâya atfedilen güç gerçek kapasitesinin oldukça üzerinde.

Yanlış anlaşılmasın. Yapay zekâ araçları bugün birçok işte ciddi kolaylık sağlıyor. Ben de neredeyse her gün farklı alanlarda kullanıyorum. Not hazırlarken, içerik üretirken, fikir toplarken… Verimliliği artırdığı ortada. Bu anlamda hayatımıza kalıcı şekilde girdiğini söylemek zor değil. Ama bu araçların sınırları da aynı derecede açık. Halen hata yapıyorlar. Hala tutarsız sonuçlar üretebiliyorlar. Hala kritik ve yüksek riskli işlerde tek başına güvenilecek seviyede değiller. Elinizde iş için bir kaynak verirken APA formatını kullanıyorsa özellikle buna bir kere daha dikkat edip bakmak gerek. Buna rağmen etrafta dolaşan söylemler fazlasıyla iddialı: “Her şeyi değiştirecek”, “birçok mesleği ortadan kaldıracak”, “yeni bir çağ başlatacak”

Bu tür söylemleri daha önce de gördük. Teknoloji dünyası, büyük vaatler üretme konusunda oldukça cömert. Ancak bu vaatlerin önemli bir kısmı ya beklenen etkiyi oluşturmadı ya da çok daha yavaş gerçekleşti. Bugün yapay zekâ için kurulan cümlelerin önemli bir kısmı da benzer bir abartıyı taşıyor. Örneğin, 3D televizyonları düşünün neredeler? Şu an tek tük piyasası olan sanal gerçeklik gözlükleri neredeler? Belki son kullanıcı kademesine inmedi, farklı alanlarda kullanılıyor ama hani gözlerimize takıp sanal toplantılar yapacaktık? Giyilebilir teknolojilerin kaçı beklenen etkiyi gösterdi? Akıllı gözlükler? Ya otonom arabalar? Hala deneysel düzeydeler ve çoğu insan kontrolün tamamen yapay zekaya verilmesinden hoşnut değil.

Evet, değişim var. Ama bu değişim devrimsel sıçramalardan çok, kademeli ilerleyen dönüşümler şeklinde gerçekleşiyor. Öğretmenlik özelinde ise mesele sadece teknoloji değil. Bir de işin insan tarafı var.

Bu soruyu soran birçok kişi, çocuk sahibi anne babalarla yeterince temas etmiyor gibi geliyor bana. Çünkü sahadaki tablo gayet açık: Aileler çocuklarının ekranla, sosyal medyayla ve dijital platformlarla kurduğu ilişkinin dozundan ciddi şekilde rahatsız. Daha fazla ekran değil, daha fazla insan istiyorlar. Sosyal medya bağımlılığından ve Felaket kaydırması olarak adlandırılan “Doomscrolling” kavramını bir kenarda tutalım şimdilik.

Bugün pek çok araştırma aynı noktaya işaret ediyor: Çocukların sağlıklı gelişimi için gerçek bağlara, yüz yüze etkileşime ve güven ilişkilerine ihtiyaçları var. Bu ihtiyaç, herhangi bir uygulama ya da yapay zekâ arayüzüyle karşılanabilecek bir şey değil.

Hiçbir anne baba, çocuğunun hayatında daha az öğretmen, daha az rehber, daha az insan olmasını istemiyor. Aksine, daha fazla ilgi, daha fazla temas, daha fazla anlayış bekliyor.

Burada da başka bir kırılma noktası ortaya çıkıyor: Eğitimi ne olarak görüyoruz? Üniversitedeki hocam şöyle derdi eğitimin tanımını yaparken “…istendik davranış değişikliği meydana getiren planlı veya planlı olmayan bir öğrenme sürecidir.” bu tanım eğitim bilimleri ile ilgili her derste sürekli karşımıza çıkardı. İstendik davranış değişikliği. Bu insandışı bir “şey” tarafından verilebilir mi?

Eğer eğitim dediğimiz şeyi sadece bilgi aktarımı olarak tanımlarsak, evet, bir noktada olabilir. Ama okul dediğimiz yer bundan çok daha fazlası.

3 Idiots filminde Ranchoddas Shamaldas Chanchad karakterini canlandıran Aamir Khan’ın eğitim anlayışı ile ilgili şu repliği hep aklımdadır: “Bir aslan bile kırbaç korkusuyla sandalyeye oturmayı öğreniyor. Ama biz bu aslana ‘iyi eğitilmiş’ diyoruz, ‘iyi eğitim almış’ demiyoruz.”

Okul bir “bilgi yükleme merkezi” değil. Çocuğu gönderip birkaç yıl sonra güncellenmiş bir versiyonunu aldığın bir yer hiç değil. Hemen bizim sinemadan bir replikle buna da bir atıfta bulunalım. Ne diyordu Hababam Sınıfı filminde Mahmut Hoca? “Bir çocuk, eline çanta verip okula yollamakla, cebine 3-5 kuruş para koyup okul köşesine atılmakla eğitilmez. Daha doğrusu ana babanın görevi burada bitmez. Bu yüzden benim kanımca tembel çocuk, hatalı çocuk, suçlu çocuk yoktur! Hatalı ve hatta suçlu ana baba vardır.”

Bizim yaptığımız iş; sadece okuma yazma kazandırmak, matematik öğretmek ya da formül ezberletmek değil. Biz çocuklarla birlikte düşünmeyi, iletişim kurmayı, birlikte üretmeyi, sorumluluk almayı, hata yapmayı ve hatadan dönmeyi çalışıyoruz.

Bir öğrencinin gelişimi; sadece akademik becerilerle ölçülmüyor. Karakteriyle, değerleriyle, insan ilişkileriyle şekilleniyor. Ve bu süreç, doğası gereği bir “insan” gerektiriyor.

Ekran karşısında geçirilen saatler, ne kadar kaliteli olursa olsun; gerçek bir öğretmen-öğrenci ilişkisinin yerini tutmuyor. Çünkü eğitim dediğimiz şey, büyük ölçüde ilişki üzerine kurulu. Güven üzerine, bağ üzerine, karşılıklı etkileşim üzerine. Bazen bir bakış, bazen bir cümle, bazen de sadece orada bulunmak… Bunların hiçbirini bir algoritma gerçekten karşılayamıyor.

Bir gün sınıf kapısında öğrencilerimi ben karşılamayacağım, bu doğru. Ama yerime bir ekranın ya da bir yapay zekânın geçeceğini düşünmüyorum.

Yerime yine bir insan gelecek. Çünkü eğitim, özünde insan işi.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir